TÜRK Jinekoloji Derneği'nin 2. Başkanı Prof. Bülent Tıraş, kısırlık sorununun "iğneyle testisten sperm alınarak aşıldığını" açıkladı.
KISIRLIK sorunu yaşayan erkekler, günümüzde azospermi tedavisi ile baba olabiliyor. Gazi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Bülent Tıraş, testislerde normal üretilen spermlerin varlığına karşın boşaltım sistemindeki tıkanıklıktan kaynaklanan sorunlar çıkabildiğini söyledi. Bu sorunları, testislerden iğneyle doku biyopsisi yapılarak, sperm hücresi arandığım belirten Prof. Dr. Tıraş, "Tıkanıklığa bağlı durumlarda testisten yüzde 100'e yakın oranda sperm elde edilebiliyor. Sperm azlığı sorununda ise bu yöntemle sperm elde etme şansının yüzde 50'ye kadar çıkabiliyor" dedi.
Tekrarlayan düşüklere, genetik faktörler, rahim yapısı ve başlıca hormonal bozukluklar gibi altta yatan nedenlerin dışında tekrarlayan düşüklerde tiroid hormonları neden olabiliyor.
Uzmanlar, tiroid hormonlarındaki azalma ya da artışların düşük nedeni olabildiğini, bu durumun tedavi edilmesi halinde gebeliğin sorunsuz tamamlanabildiğini belirtiyor.
Progesteron hormonunun yetersizliği ile süt hormonu olarak bilinen prolaktin hormonunun düzensizliklerinin de düşüğe neden olabildiğini ifade eden uzmanlar, annenin kendinde normalde bulunan bazı faktörleri yabancı kabul ederek antikor üretmesi olan otoimmün problemin de tekrarlayan düşüklerde önemli bir etken olduğunu vurguluyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, yaptığı açıklamada, İlk gebeliği düşükle sonlanan kadınların en büyük korkularından birinin bir daha hiç çocuğunun olmayacağı ya da sonraki gebeliklerinin de düşükle sonuçlanacağı endişesi olduğunu söyledi. Bunun gerçek olmadığını vurgulayan Tıraş, Ancak düşük yapan kadınların daha sonraki gebeliklerinde düşük yapma ya da düşük tehdidi yaşama olasılıkları hiç yapmamışlara göre biraz daha yüksektir dedi. Tıraş, arka arkaya 3 ya da daha fazla sayıda gebeliğin düşük ile sonuçlanmasına tekrarlayan düşük ya da habitüel abortus adı verildiğini belirterek, burada düşüklerin birbirini takip eden gebeliklerde yani arka arkaya olmasının önemli olduğunu vurguladı. Tıraş, tekrarlayan düşük tanısı konulan kadınlarda ikinci adımda, altta yatan belirli bir patolojinin olup olmadığının saptanması gerektiğini belirtti.
SORUNUN %15'İ RAHİMDEN KAYNAKLANIYOR
9. Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi'nde gebelikte ultrasonla takibin etkileri masaya yatırıldı. Ultrasonla takibin zararları konusunda net bir bilimsel veri olmasa da Türkiye'deki ultrason takibi sayısının hamilelerde dünya standartları üzerinde olduğuna dikkat çekildi.
Kongrede ayrıca, gebelikte "Omega-3 kullanımının erken doğum riskini azalttığı ve bebeğin zeka gelişimi üzerinde olumlu etkileri olduğu bildirildi.Obezitenin kısırlığa yol açabildiği ve tüp bebek tedavisinde başarıyı düşürdüğü açıklandı.Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi'nin 9. Antalya'da düzenlendi.
Haberin ayrıntıları için tıklayınız. Dernek 2. Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, basın toplantısında yaptığı açıklamada, aşırı şişmanlık ve obezitenin sağlıklı yaşamı tehdit eden önemli bir sorun olduğunu belirterek, özellikle kadınların menopoz döneminden sonra kilo alma eğiliminde olduğunu ve kalp hastalıkları riskinin neredeyse erkeklerle aynı düzeye ulaştığını söyledi.
Hormonal düzensizliklerin kadınların kilo vermelerinin önündeki en büyük engel olduğunu vurgulayan Tıraş, menopoz dönemindeki kadınlarda diyete direncin çok yüksek olduğunu ifade etti. Tıraş, kadınların bu dönemde zayıflama planı uygulanmadan önce mutlaka hormon dengelerini sağlamaları gerekliliğine dikkati çekti.Genç yaştaki kadınları kilo vermekten ve çocuk sahibi olmaktan alıkoyan Polikistik Over Sendromu ile ilgili de bilgi veren Tıraş, bunun her beş kadından birini etkilediğini, nedeninin tam olarak bilinemediğini; tedavinin ise belirtilere yönelik olarak planladığını anlattı.
"Bu sorunun, şişmanlığa mı, yoksa şişmanlığın mı bu soruna yol açtığı" tartışmaları yapıldığını ifade eden Tıraş, "Bu hastalık, hem dünyada ve hem de Türkiye'de artıyor. Türk kadınlarının yüzde 20-25'inde bu hastalık görülüyor. Böyle olunca da şişmanlık ya da bunun neden olduğu üreme sorunları, fazla kilo, elma tipi şişmanlık gibi sorunlar da ortaya çıkıyor" diye konuştu.Tıraş, yumurtlama bozukluğunun, adet görememe ya da geç adet görme gibi sorunları da beraberinde getirdiğini vurguladı.
GEBELİKTE ULTRASONLA TAKİP
TJOD Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir de kongrede gebelikte ultrasonla takibin de ele alındığını belirtti.
Türkiye'de gebelik döneminde ultrasonla, bebeğin gelişiminin her evresinin izlendiğini dile getiren Demir, ABD'de sadece gebelik döneminde üç kez ultrasonla yapılan muayenenin ödendiğini bildirdi. Bu ülkede 11-14. haftada ense kalınlığına, 18-22. haftada anatomik gelişime ve gebeliğin son döneminde de bebeğin ters gelip gelmediğine bakıldığını anlatan Demir, şunları kaydetti:"Hastalarımız, bizlere bu kadar sık ultrasona girmenin bir zararı olup olmadığını soruyor. ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde anne karnındaki bebeğin ultrasonla takibi sınırlı sayıda yapılıyor. Ultrasonun gebelikte olumsuz etkileri olduğuna dair bir bilimsel kanıt bulunmamakla birlikte, Türkiye'de ise ultrasonla yapılan kontrollerin sayısı dünya standartlarının üzerinde. Ses dalgası olduğu için ultrasonun bilinen bir zararı yok. Bizi asıl ilgilendiren konu, inceleme sırasındaki ısı artışıdır. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu ise kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada iki dakikadan uzun süreli bir uygulamanın olumsuz etkileri olabileceği görülmüştür. Genel yaklaşım, 1.5 derecelik ısı artışının, zararı olmayacağı yönündedir. Beş dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiştir."
Demir, ultrason ile takibin uzun süreli bir inceleme yapılmadan gerçekleştirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
"OMEGA-3, ZEKA GELİŞİMİNİ ARTIRIYOR"
ABD'deki Penn State Milto S. Hershey Medical Center Direktörü Prof. Dr. Serdar Ural da gebelikte omega 3 kullanımının anne ve bebek üzerindeki olumlu etkilerine dikkati çekti.
ABD'de yapılan çalışmalarda, gebelere verilen vitamin destekleri içinde Omega-3'ün de bulunmasının büyük yararlar sağladığı ve bebeğin zihinsel gelişimini olumlu yönde arttırdığının belirlendiğini vurgulayan Ural, bir soru üzerine planlı hamileliklerde Omega-3'e gebelik öncesinde başlanması ve emzirme döneminde de devam edilmesi gerektiğini bildirdi.
Ural, Omega-3'ün gebelik döneminde ilk 5 ayda 1 kapsül, daha sonraki aylarda da 2'şer kapsül içilmesinin uygun olduğunu belirtti.
SEZERYANLA DOĞUMLARIN DÜŞÜRÜLMESİ
Dernek Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil de kongrede sezeryanla doğum oranlarının düşürülmesine yönelik çalışmaların da gündeme geldiğini bildirdi.Bu konuda kadınların bilinçlendirilmesinin, gebe okullarının yaygınlaştırılmasının ve okullarda cinsel eğitim derslerinin verilmesinin büyük önem taşıdığını kaydeden İtil, şöyle konuştu: "Hekimlere, bununla ilgili meslek içi eğitim verilmeli. Ayrıca, alt yapı ve sağlık ekibinin güçlendirilmesi gerekli. Doğum salonları yerine, doğum odaları olmalı. Ağrıyla baş etmek için anestezi uzmanları görevlendirilmeli. Hatta anestezi teknisyenleri doğum sırasında ağrının azaltılması için daha fazla etkin olmalı. Anestezi uygulamasının mümkün olmadığı durumlarda ağrı kesiciler devreye sokulmalı. Ülkemizde artık ağrısız doğum daha fazla yapılıyor ama yeterli değil. Anestezi uzmanlarının sayısının artması, sezaryenle doğumların azalmasında etkili olur."
İtil, ayrıca kongrede kadına yönelik şiddetin de ele alındığını, bu konuda jinekologların da bunun önlenmesinde diğer unsurlarla birlikte görev alabileceğini sözlerine ekledi.
Tekrarlayan düşüklere, genetik faktörler, rahim yapısı ve başlıca hormonal bozukluklar gibi altta yatan nedenlerin dışında tekrarlayan düşüklerde tiroid hormonları ile bağışıklık sistemindeki sorunlar, neden olabiliyor.
Uzmanlar, tiroid hormonlarındaki azalma ya da artışların düşük nedeni olabildiğini, bu durumun tedavi edilmesi halinde gebeliğin sorunsuz tamamlanabildiğini belirtiyor.
"Progesteron" hormonunun yetersizliği ile süt hormonu olarak bilinen "prolaktin" hormonunun düzensizliklerinin de düşüğe neden olabildiğini ifade een uzmanlar, annenin kendinde normalde bulunan bazı faktörleri yabancı kabul ederek antikor üretmesi olan otoimmün problemin de tekrarlayan düşüklerde önemli bir etken olduğunu vurguluyor.Haberin detayları için tıklayınız.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, ilk gebeliği düşükle sonlanan kadınların en büyük korkularından birinin bir daha hiç çocuğunun olmayacağı ya da sonraki gebeliklerinin de düşükle sonuçlanacağı endişesi olduğunu söyledi. Bunun "gerçek olmadığını" vurgulayan Tıraş, "Ancak düşük yapan kadınların daha sonraki gebeliklerinde düşük yapma ya da düşük tehditi yaşama olasılıkları hiç yapmamışlara göre biraz daha yüksektir" dedi.
Açıklanamayan düşük
Tıraş, arka arkaya 3 ya da daha fazla sayıda gebeliğin düşük ile sonuçlanmasına "tekrarlayan düşük" ya da "habitüel abortus" adı verildiğini belirterek, burada düşüklerin birbirini takip eden gebeliklerde yani arka arkaya olmasının önemli olduğunu vurguladı.
Çok yakın bir geçmişe kadar altta yatan herhangi bir anomalinin bulunamadığı düşüklerde bu durumun "açıklanamayan düşük" olarak adlandırıldığını ifade eden Tıraş, "Oysa bugun biliyoruz ki bu ve bunun gibi bazı açıklanamayan durumlarda altta yatan etken büyük olasılıkla kişinin bağışıklık sistemi yani immunolojik sistemdir. Bu sistemin desteklenmesine bağlı tedavi yaklaşımları tekrarlayan düşük yaşayan kadınlarda oldukça fayda sağlamaktadır" dedi. Tıraş, tekrarlayan düşük tanısı konulan kadınlarda ikinci adımda, altta yatan belirli bir patolojinin olup olmadığının saptanması gerektiğini belirtti.
Sorunun yüzde 15'i rahimden
Tekrarlayan düşüklerin birden çeşitli nedenlere bağlı gelişebildiğine, sağlıklı bir gebelik elde edilebilmesi için sorunun tam olarak belirlenmesi gerektiğine dikkati çeken Tıraş'ın verdiği bilgiye göre, rahime ait anamoliler bunlardan birini oluşturuyor.
Tekrarlayan düşük problemi bulunan kadınların yaklaşık yüzde 12-15'inde sorun, rahimden kaynaklanıyor. Rahimde çift göz olması olarak bilinen durum ya da rahim ağzının gereğinden fazla açık olması, tekrarlayan düşükler ile sonuçlanabiliyor. Bunun anlaşılması için rahim ağzı açıklığının değerlendirilmesi ve rahim filmi çekilmesi gerekiyor.Eğer problem rahim ağzı yetmezliği ise gebeliğin erken döneminde konulacak bir dikiş ile (serklaj) gebelik sonuna kadar götürülebiliyor. Çift gözlü rahim ya da benzer bir şekil bozukluğu olanlarda ise bunu gidermeye yönelik operasyonlar planlanabiliyor.
Hormonal bozukluklar düşük nedeni
Tekrarlayan düşüklerde önemli bir sebep ise hormonal bozukluklar olarak gösteriliyor. Pekçok hormon bozukluğu düşüğe neden olabiliyor. Örneğin, "tiroid" hormonlarındaki azalma ya da artışlar düşük nedeni olarak kendini gösteriyor. Bu durumun tedavi edilmesiyle gebelik sorunsuz tamamlanabiliyor. Yine önce yumurtalıklardan daha sonrada plasentadan salgılanan ve görevi gebeliğin idamesi olan "progesteron" hormonunun yetersizliği de düşükle sonuçlanıyor. Luteal faz yetmezliği denen bu durumun tedavisi eksik olan hormonun dışarıdan verilmesi ile oluyor.Süt hormonu olarak da bilinen "prolaktin" hormonunun düzensizlikleri de önemli bir kısırlık ve düşük nedeni olarak gösteriliyor. En sık kanda fazla miktarda bulunması yani hiperprolaktinemi şeklinde görülüyor. Tıbbi tedaviden fayda sağlanabiliyor.
Düşüklerin en önemli nedenlerinden biri de kromozomal bozukluklar olarak gösteriliyor. Eğer ailede sonraki bireylere aktarılabilecek genetik bozukluklar mevcut ise tekrarlayan düşüklerin nedeni bu olabiliyor. Böyle bir durumdan şüphelenildiğinde eşlere kromozom analizi yapılıyor ve eğer patoloji saptanırsa genetik danışmanlık gerekli oluyor.
Son yıllarda giderek daha iyi anlaşılan ve bugüne kadar nedeni açıklanamayan pek çok hastalığın altında yatan sebep "bağışıklık sistemi" olarak gösteriliyor. Vücudun savunma mekanizması olan bağışıklık sistemi, gerek dışarıdan gelen gerekse vücudun kendi içinde yer alan hastalık etkenlerine karşı koruma sağlıyor. Bu sitem, kendisini aktive eden faktörleri kendinden ya da yabancı olarak algılıyor. Yabancı antijenlere karşı tepki yaratıyor. Bazen hatalı olarak kendine ait antijenleri de yabancı olarak algılıyor. Buna "otoimmün antijen" adı veriliyor.
Hafızası olan, yani bir kez karşılaştığı ve mücadele ettiği etkeni unutmayan bağışıklık sistemi, hastalık etkeni vücuda girdiğinde buna karşı bir antikor üretiyor. Bu antikorlar daha sonra ömür boyu vücutta kalıyor. Bu nedenle aynı etkenle yeniden karşılaşıldığında etken vücutta hastalık yaratmıyor. Çocukluk çağında geçirilen bazı hastalıkların ikinci kez geçirilmemesinin nedeni bundan kaynaklanıyor. Tekrarlayan düşüklerde de bağışıklık sisteminin etkili olduğunu belirtiliyor.
Annenin kendine normalde bulunan bazı faktörleri yabancı kabul ederek antikor üretmesi ise "Otoimmün problem" olarak tanımlanıyor. Bu tablo bazen tekrarlayan düşüklere neden olabiliyor. En sık "antifosfolipid antikor" varlığında düşük gelişiyor. Fosfolipidler, vücudun hücre sisteminin yapıtaşlarından birisi olarak önem taşıyor ve özellikle hücre zarında bulunuyor. Antifosfolipid antikor varlığında plasentadaki kan akımları bozuluyor. Bu da dolaşımda pıhtılaşmalara neden oluyor ve sonuçta düşük görülüyor. Antifosfolipid antikorla dışında hücre çekirdeğine hatta tiroid bezine karşı gelişen antikorlar da düşük nedeni olabiliyor.
Otoimmün nedenlere bağlı düşük yapan kadınlarda ilk tedavi yaklaşımı kanın pıhtılşaması önleyecek ilaçların verilmesi ile sağlanıyor. Bu amaçla en sık "aspirin" kullanılıyor. Mutlaka hekim kontrolünde verilmesi gerekiyor. Ayrıca bağışıklık sistemini baskılayacak "kortizon" türü ilaçlar da kullanılabiliyor. Bu tür hastalara çok yakın takip gerekiyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Bülent Tıraş, üreme sağlığını korumanın en önemli basamaklarından birinin genital enfeksiyonların erken tanı ve tedavisi olduğunu belirterek, "Genital enfeksiyonlar, kısırlığa yol açabiliyor" dedi.
Tıraş, kadınlarda vajinal enfeksiyonların sık görüldüğünü belirterek, kaşıntı, yanma hissi, kötü kokulu ve koyu renkli akıntı, idrar yaparken yanma ve cinsel ilişki sırasında ağrıya yol açtığını ifade etti.
Tıraş, "Vajinal enfeksiyonlar, vajinal ortamı da değiştirdiğinden spermin canlı kalma süresini kısaltıyor" dedi.
Genital enfeksiyonların her zaman belirti vermeyebildiğini anlatan Tıraş, bu nedenle hekim tarafından düzenli muayene yapılması gerektiğini söyledi.
Tıraş, yapılacak testlerle erken dönemde tespit edilen enfeksiyonların genellikle antibiyotiklerle tedavi edildiğini belirten, aksi halde ilerleyen enfeksiyon tablosunun üreme organlarında kalıcı hasarlara yol açabileceği uyarısında bulundu. Tıraş, şöyle devam etti: "Cinsel temas yoluyla geçen hastalıklar içerisinde en sık "Klamidya Enfeksiyonları" geliyor. Bu enfeksiyonlar, kadınlarda kokusuz sarı renkli akıntı, adet dönemi ortasında kanama ve cinsel ilişki sırasında kanama belirtileri verebileceği gibi, kimi zaman hiçbir bulguya yol açmayabiliyor. Bu daha da tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Çünkü, hastalık ilerleyerek tüplerde tıkanıklık ve infertiliteye neden oluyor.
Erkeklerde peniste beyaz renkli akıntıya neden olan "Klamidya Enfeksiyonları", idrar yaparken yanma ve sızıya yol açıyor.
Çocuğu olmayan çiftlerin mutlaka Klamidya Enfeksiyonu yönünden değerlendirilmesi gerekiyor. Hastalık tespit edilirse, antibiyotikle tedavi edilebiliyor. Kadınlarda ilerlemiş vakalarda I HSG (Rahim ve tüp filmi) veya laparoskopi ile tüplerde tıkanıklık tespit edilir ise "tüp bebek" tedavisi önerilebiliyor." Prof. Dr. Tıraş, enfeksiyon riskini azaltmak için çok eşlilikten kaçınılması gerektiğini vurgulayarak, bunun yanı sıra vücudun ve yaşanılan çevrenin temizliğine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.
Genital bölgenin temizliğinde aşırıya kaçılmaması ve kimyasallardan uzak durulması gerektiğine de dikkati çeken Tıraş, "Genital bölgeye deodorant sıkılması, kokulu pedler ve tamponlar kullanılması sakıncalı sonuçlara yol açabiliyor. Yine bu bölgenin nemli kalmaması ve dar kıyafetlerden kaçınılarak pamuklu çamaşır kullanılması da alınabilecek önlemler arasında yer alıyor" diye konuştu Tıraş'ın verdiği bilgilere göre, kadında ve erkekte genellikle hiçbir bulgu vermeyen bu mikroorganizma ar. düşüklere yol açabiliyor.
Türkiye'de ne kadar yaygın olduğu bilinmeyen bu enfeksiyonlar, özellikle kuzey ülkelerinde daha yaygın görülüyor. Laboratuar testleri ile tespit edilebilen mikroorganizmalar, antibiyotiklerle tedavi edilebiliyor.
Cinsel temasla geçen en önemli enfeksiyonlardan birini de Gonore (Bel Soğukluğu) oluşturuyor. Kadınlarda bazen hiç belirti vermeyeceği gibi kimi zaman vajinal akıntı, adet düzensizliği, bel ağrısı gibi yakınmalara yol açar.
Erkeklerde renkli uretral akıntı, idrar yaparken yanma gibi belirtiler veren bu enfeksiyon, tüplerde tıkanıklık ve yapışıklıklara yol açarak sperm geçişini engelliyor ve kısırlığa yol açıyor.
İnsan Siğil virüsü olarak da bilinen HPV ise vajinal ortamda ve dış genital sistemde siğillere neden olarak cinsel birleşmeyi ve dolayısıyla gebeliği imkansız hale getirebiliyor. Gebelik oluşsa bile aktif HPV taşıyan annelerde, bebeğin sağlığını tehlikeye atmamak için mutlaka sezaryen doğum yapılması öneriliyor.
Frengi (sifilis) enfeksiyonu da erken dönemde tanı alıp tedavi edilmezse kalp, beyin gibi hayati organları etkileyerek yaşamı tehdit edebiliyor.
Hamileliği geciktirmeden önce doğurganlık ölçümü yaptırılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Bülent Tıraş "Kadınlar anne olma yaşını 30'lara hatta 40'lara erteleyince, doğurganlık şansları da belirgin olarak azalıyor" dedi.
ANNE olma yaşının her geçen gün arttığı günümüzde uzmanlar uyarıyor. Hamileliğinizi geciktirmeden önce "doğurganlık ölçümü" yaptırın. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği İkinci Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, çalışma hayatının, sosyal yaşam koşullarının kadınları anneliği daha ileri yaşlara ötelemeye zorladığını belirterek, "Ancak doğurganlıkta en önemli etkenlerden biri kadının yaşı olduğu öngörülürse doğurganlığı korumanın önemi ortaya çıkıyor. Tıraş Eskişehir Hürriyet'e şunları söyledi: çocuk sahibi olmak istediği halde olamayan çift sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Yaklaşık beş çiftten biri bu sorunu yaşıyor.
Kısırlık olarak bilinen infertilitenin hem kadına hem de erkeğe ait çok farklı nedenleri var. Ancak kimi zaman hiçbir sorun tespit edemediğimiz halde çocuk sahibi olamayan çiftlere de rastlıyoruz.
Modern yaşamının belirgin sonuçlarından biri kadınların çalışma hayatında daha aktif yer almaları ve kariyer için daha fazla zaman harcamaları. Kadınlar anne olma yaşım 30'lara hatta 40'lara erteleyince doğurganlık şansları da belirgin olarak azalıyor.
Kesinlikle. 20 25 yaş doğurganlığın en yüksek olduğu yaşlar.
'Özellikle 35 yaşından sonra doğurganlık grafiği ciddi biçimde iniş gösteriyor. Peki, ne yapmak gerekiyor? Zorunlu olarak gebeliği ileri yaşlara erteleyen kadınların doğurganlık ölçümlerini yaptırmaları çok önemli. Ultrasonla yumurtalıklara bakılıyor ve adet kanamasının üçüncü gününde kan alımıyla doğurganlığın ne düzeyde olduğu saptanabiliyor. Bazı kadınlar yaşlarına göre iyi bir doğurganlık potansiyeline sahip olurken bazıları daha genç yaşlarda doğurganlıkla ilgili sıkıntı yaşayabiliyor.
Kilo etkiliyor
Modern yaşamın en önemli sonuçlarından biri de obezite. Artan kilolar yumurtlamayı olumsuz etkiliyor. Yumurtlama azalmca doğurganlık şansı da azalıyor. Çok yemek, aşırı kilolar ne kadar zararlıysa, hazır, sağlıksız gıdalarla beslenmek de bir o kadar tehlikeli. Özellikle hormonlu gıdalar. Hormonlu gıdalardan özellikle östrojen yani kadınlık hormonunu alıyorsunuz. Bu hormon erkeklerde göğüs büyümesine neden olabilir, kadınlarda da vumıırtlamavı kesebilir."
Genetik sebepler, çevresel faktörler ve sigaranın da etkisiyle kadın ve erkeklerde doğurganlık gün geçtikçe azalıyor. Uzmanlara göre beslenme, çocuk sahibi olmak için son derece önemli ama göz ardı edilen bir faktör. Acıbadem Sağlık Grubu Tüp Bebek Merkezleri Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Tıraş, en çok yeşil yapraklı sebzelerde ve kuru baklagillerde bulunan B vitaminlerinin doğurganlığı arttırdığına dikkat çekti. Özellikle sperm yapımında folik asit alımının önemine işaret eden Tıraş, 'Muz, brokoli, çilek, turunçgiller ve suları; mercimek, kuru fasulye gibi tahıllar; kuşkonmaz, avokado, bezelye, ıspanak, taze fasulye gibi yeşil yapraklı sebzeler; karaciğer, yumurta, ton balığı ve yoğurt gibi gıdalar kaliteli sperm üretimi için çok gerekli' dedi.
DNA'YI DÜZELTİYOR
Plasebo kontrollü bir çalışmada 6 ay folik asit ve çinko fosfat desteğiyle sperm sayısında yüzde 74 artış gözlendiğini de söyleyen Tıraş, bebeğin sağlığına etkilerini şöyle anlattı: Folik asidin etkisiyle spermin DNA bütünlüğü korunduğu için, gelecekte çocuk sağlığında da önemli bir rol üstleniyor. Folik asit eksikliği olduğunda anemi ve büyüme geriliği gibi hastalıklar yaşanabiliyor.
Erken doğum riski azalıyor
Hamile kalmadan en az bir yıl önce folik asit alan kadınlarda erken doğum riskinin yüzde 70 azaldığına işaret eden Tıraş, şunları söyledi: Folik asit kullanımı bebekte zeka geriliği, körlük ve kronik akciğer gibi ciddi sorunlara yol açan erken doğum riskini azaltır. Hamileliğin 20 ve 28. haftaları arasındaki erken doğum riskini yüzde 70 oranında; 28 ve 32. haftaları arasındaki erken doğumları da yarı yarıya azaltıyor.
Hamile kalmak için 9 gün ve sonrası!
SAĞLIKLI bir hamilelik için öncelikle beden ve ruh sağlığının iyileşmesi gerekiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayşe Duman, hamile kalmayı kolaylaştırmak isteyenlere şunları öneriyor:
- Adetin 9'uncu ve sonraki 10 günü günaşırı ilişkiye girin.
- İlişki sonrası 2 saat sırüstü yatın.
- Döllenen yumurtayı büyük bir içtenlikle rahimin kabul edişini düşünün.
Hamilelik dönemine hazırlanmak için atılabilecek adımlarsa şöyle:
- İdeal kilonuza ulaşın.
- Bilinçaltınızı temizleyin.
- Adet dönemlerinizi kaydedin.
- Kesinlikle sigara ve alkol kullanmayın.
- Uyku düzeninizi dengeleyin.
- Kafeinden uzak durun.
İstanbul Acıbadem Hastaneleri Tüp Bebek Genel Koordinatörü ve Maslak Acıbadem Tüp Bebek Merkezi Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, çevre kirliliği, çeşitli kimyasal maddeler, rayasyon, giderek artan obezite, ağır yaşam koşulları, alkol ve sigara kullanımının artması gibi çeşitli nedenler yüzünden 2050 yılında normal yoldan gebe kalma oranlarının yüzde 5'lere kadar düşmesinden endişe edildiğini söyledi. Çocuk İstiyorum Derneği (ÇİDER), Kağıthane Belediyesi ve Acıbadem Hastanesi işbirliği ile geçen günlerde Kağıthane Belediyesi Kültür Merkezi Nikah Salonu'nda anne-baba adaylarına motivasyon ve bilgilendirme toplantısı düzenlendir. Toplantıda konuşan Prof. Dr. Bülent Tıraş normal yolla gebe kalamayanların tüp bebek yöntemini tercih ettiğini ve bunun da giderek yaygınlaştığını anımsattı. Tıraş, Türkiye'de 140'a yakın tüp bebek merkezinin bulunduğunu söyledi. ÇİDER'in Başkanı Sibel Tuzcu ise 20 yıl boyunca 5 kez tüp bebek denediğini ve 42 yaşında anne olduğunu anımsattı.
Acıbadem Tüp Bebek Merkezleri Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Tıraş toplantıda anne baba adaylarını sorularını yanıtladı ve tüp bebek tedavisindeki süreçte başarıyı etkileyen faktörleri ve başarının nasıl artırılabileceğini anlattı.
Prof. Dr. Bülent Tıraş ayrıca IMSI olarak bilinen Yüksek Mikroskobik Büyütmeyle Seçilmiş Sperm Mikroenjeksiyonu) yönteminin yanı sıra HLA-G, İlaçsız Tüp Bebek (In Vitro Maturation) ,Sperm Mıknatısı, Erkeklerde Kök Hücre Nakli gibi önemli konu başlıkları hakkında anne-baba adaylarının bilgilenmesi ve bilinçlenmesi için destek verdi.
Profesör Doktor Bülent Tıraş tüp bebek tedavisinde başarıyı etkileyen en önemli unsurlardan birinin hastanın doktoruna güvenmesi ve iyi iletişim kurması olduğunu söyledi.
Sanatçı Işın Karaca da yeni yaşamaya başladığı annelik serüvenini gelen konuklarla paylaştı. Çocuk sahibi olma sürecinde yaşadıklarını anne adaylarına anlatan Karaca anne adaylarının sorularını da yanıtladı.
Toplantıda ayrıca verdikleri destekten ötürü Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç'a ve sanatçı Işın Karaca'ya sosyal sorumluluk konusunda vermiş oldukları destek için ÇİDER tarafından teşekkür plaketi sunuldu.